04.17.07
Melankoli ve Devrimciler
Yazan: ya basta viva zapatista
Melankoli kelimesi hep farklı çağrışımlara gebedir aslında. Kişinin içinde bulunduğu duruma göre bile değişen bir anlama sahiptir. TDK sözlüğüne bakınca iki anlam karşımıza çıkmakta: ilki ‘’kara sevda’’, ikincisi mecaz anlamıyla ‘’hüzün’’. Devrimci kelimesine baktığımızda ise ‘’ belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik yapan kimse’’ veya ‘’ devrim yapan veya devrime bağlı olan kimse, ihtilalci’’ anlamları karşımıza çıkmakta.
¼br />
IV. Enternasyonal’in Fransa Seksiyonu LCR (Devrimci Komünist Birlik)’nin kurucularından ve önemli isimlerinden olan felsefe profesörü Daniel Bensaid’in, sevgili U. Uraz Aydın tarafından Türkçeye çevrilen yazılarının bir araya getirilmesiyle oluşturulan kitabı ‘’Köstebek ve Lokomotif-Tarih Devrim ve Strateji Üzerine Denemeler’’de yazmış olduğu ‘’Devrimciler Neden Melankoliktir?’’ yazısı bu yazıyı kafamda oluşturmamı sağladı, fakat genellikle Bensaid’in yazısını aktarmak gerekli. Yazının ismi aslında Bensaid’in devrimcileri melankolik olarak gördüğünün de bir tezahürü.
¼br />
Kuşkusuz devrimcilerin karakterine isyankarlık ve idealistlik hakim. Bu doğuştan mı gelir, sonradan mı kazanılır? İnsanlar saf temiz doğarlar mı, yoksa doğuştan kötüler de var mıdır? gibi sorular sorulup durmaya ve yanıtları aranmaya devam edecek. Ancak ‘’geçimsiz ve huysuz bir karaktere sahip olmak’’ nasıl bir formu ifade edebilecekki? Bensaid yazısında bir yerde şöyle demekte: ‘’Troçki ve Peguy’nin ortak noktası geçimsiz, huysuz bir karaktere sahip olmaları, yenilgi önünde eğilmeyen, pes etmeyen, başarının, burjuvalaşmanın ve bürokratikleşmenin rahatlığından kuşku duyan, tehlikeli suç ortaklıkları ve işbirlikleri önünde boyun eğmeyi, devlet aklına tümüyle teslim olmaya varacak tavizleri vermeyi ısrarla reddeden bir karakter’’. Devam ediyor Bensaid ‘’yanılsamadan arınmış bu direniş mecburen melankoliktir.Tıpkı yenilgi melankolisi gibi. Bu, belirgin bir düşman karşısındaki açık ve görkemli yenilgi değil, vasatlık ve dar kafalılık karşısında, bürokratik entrika ve alçaklık karşısındaki yenilgidir. Bu içeriden gelen bir yenilgi, içten kemiren, aşındıran, çökerten içini boşaltan ve bitap bırakan, fiziksel olmaktan da çok moral bir yenilgidir. Bizler, diyor Peguy, ‘kendi tarafımız içinde mağlup’, ‘kendi davamız içinde mağlubuz’.(…) Bu mağluplar en nankör yenilginin mağluplarıdır. Bu nedenle ne teslim olma hakkına ne de imkanına sahiptirler. Çünkü mağlup olmak yine azdır, alt edilmiş, ezilmiş, küçük düşürülmüş olmamaktır önemli olan.’’[1]. Gerçekten onuru ve kendisine olan saygısı için mücadele etmektedir belki de bir çok devrimci; ama öncelikle insandır ve hümanist olmaktan kaynaklı olarak ilkelerinden ödün vermeden, oportunizme meydan vermeden yaşamaya çalışmaktadır hayatını. İnsan kendisine olan saygısını yitirdikten, insanlığından çıktıktan sonra savaşlardan galip çıksa ne olacaktır? Geride bıraktıkları ve insanların kalplerindeki kıvılcım değil midir onu saygıyla anmamıza neden olan? Pir Sultan teslim olmuş mudur Hınzır Paşa’ya, Bedrettin teslim olmuş mudur zorbalığın tarihini yazanlara? Hala türkülerimizde bunları dillendirmez miyiz acaba?
¼br />
Bensaid şöyle devam ediyor yazısına: ‘’çünkü ilk sefer önemli değildir. Bir ilk reddiye kendiliğinden gelir. Önemli olan ikincisidir, ikincisiyle başlar sadakat. İdam sehpasına giden, Fleurüs’ün süvarisi Saint-Just. Otuz yıl boyunca hapsedilen, çılgınlığın kıyısında gelip giden Blanqui. Sipraiş üzerine öldürülen, silahsızlandırılmış peygamber Troçki. İntihar eden Tucholsky. İntihar eden Benjamin. Katledilen Guevara. Hepsi intihar eğilimlisi mi, yoksa toplumun intihara sürüklediği kişiler miydi bunlar? Umutsuzluktan değil, mantıktandı intiharları. Bir çağın imkanlarının ve sonuçlarının sonuna kadar gittikleri için. Zamansallıkların uyumsuzlaşmasına maruz kalan, mümkün olanla gerekli olanın artık temas etmediği fakat imkansızın herşeye rağmen gerekli olmayı sürdürdüğü vakit artık şanslarının kalmadığının farkında olan ‘eylem düşünürleriydi’ hepsi. Klasik melankoliklerdi hepsi, fakat kesinlikle romantik değillerdi’’.[2]
¼br />
Bizler de Bensaid’in yazdıklarına topraklarımızdan örnek vererek devam etsek yanlış olmaz sanırım. Teslim olmayan Pir Sultan’ı, yıkılmayan Dörtlüce’yi, bildiğinden dönmeyen Şeyh Bedrettin’i, Karadeniz’de ölüme gönderilen Mustafa Suphi ve yoldaşlarını, ilk öldürülen devrimcilerden Taylan Özgür’ü, idam sehpasına korkmadan giden Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i, Kızıldere’de yüreklerindeki halk sevgisiyle katledilen Mahir’i ve yoldaşlarını, işkencede konuşturulamayıp öldükten sonra başı gövdesinden faşistlerce koparılan Kaypakkaya’yı, sendikacı Türkler’i, 12 Eylül zindanlarında kalbine yenilen terzi Fikri’yi, sürgünde ülkesine özlem duyan ve naaşının bile toprağına kavuşturulmadığı Nazım Usta’yı, 17 yaşında idam edilen Erdal’ı, görevini yaparken gözaltında öldürülen Göktepe’yi, dumandan boğularak öldürülen Akarsu’yu, öğrenciyken düşündüklerini icra etmeye çalışan Altunbaş’ı, sokak ortasında kahpece ketledilen Hrant’ı…
¼br />
Kuşkusuz düşündüklerini icra etmeye çalışmak, çoğu zaman sadece kendisi için değil de başkalarının hakları ve özgürlükleri için ölüme giden, acı çeken insanlardır devrimciler. Devrimcilik, devrimciyim denilerek olunamayacak bir ‘’çocukluk hastalığı’’dır belki de; yani kirlenmemiş olmak, değişimin ve yenilenmenin iyiye götürdüğünü görmektir. Bu insanlar sadece ideolojileri uğruna ölüme gitmemişlerdir; insani değerleri ağır bastığı için ideolojilerine sahip çıkmışlardır. Zaten ütopik sosyalizm de hümanizmden doğmamış mıdır? İyiye, güzele ulaşmak için her yolun engebeli, dolambaçlı ve sarp olduğunu bilmektedir hepsi. Kişisel çıkarları için her yolun mübah olduğunu da kabul etmemektedirler.
¼br />
‘’Landauer, devrimciler arasında, ‘giderilemez bir yetersizlik’ duygusunun içlerini kemirdiği fakat yine de görevlerinin geekliliğine ikna olmuş ‘melankoliye varacak kadar özgür insanlara’ sıkça rastlandığını belirtir. Bu insanlar üstesinden gelinemez bir zamanlar arası uyuşmazlık içinde hareket etmeye mahkumdur. Büyük ihtimalle melankolilerinin kökeninde de bu yatar. O melankoli ki hem ‘modernliğin felaketi içinde basiretin tohumudur’, hem de bir ‘uyanış kapasitesi’ taşır.
Pierre Naville de ‘bir çeşit temel umutsuzluğun’, işlerini ciddiye alan zeki insanların, uğraştıkları konuya sertçe uyguladıkları bir donanım olduğunu ifade eder. Kötümserlikleri ‘tüm çağlar gibi bir uzlaşmaya dayalı olan bu çağın hükümsüzlükleri ve hayal kırıklıklarından kaçabilmek’ için en uç araçların arayışında onlara rehberlik eder. Bu kötümserlik Hegel’in felsefesinin temelinde ve ‘Marx’ın devrimci yönteminin kaynağında’ bulunur. Modern siyaset sahnesinin bir siması olan melankolik devrimci de eğlencesiz bir hükümdardır*. ‘Tümüyle kendi zamanlarının adamları’ olan, dönemleriyle fevkalade uyumlu ve çağdaş olan bir Luther’in, Fouche’nin ve Stalin’in tersine kendi arzularının azabını çeken bu kişiler yersiz, anakronik, her daim hem erken gelip hem geç kalan, eğreti ve geçici varlıklardır, tıpkı kısa süren ve daha fazla uzayamayacak olan kiraz mevsimi gibi’’[3].
¼br />
Görüldüğü üzere melankoli kelimesi, kara sevdadan çok hüzün anlamıyla kullanılmaktadır, belki biraz da karamsarlık ve çıkış yolu bulma amacıyla. Kuşkusuz hüzün anlamında bile kara sevda eksik değildir. Devrime ve daha iyiye olan sevda yatmaktadır cümlelerin ve eylemlerin arkasında. Bu da ‘’inadına aşk, inadına devrim, inadına sosyalizm’’ sloganında hayat buluyordu zaten. Aşk karşı cinse ve devrime olan aşkı simgeliyorken, inadına daha iyiyi savunmak hüzne götürüyordu belki de. Kirlenmişliklerin içinde yüzerken bütün bir insanlık alemi, bundan sıyrılmanın yolunu da gene kendinde arıyordu.
‘’Çoğu kez özlü, kimi zaman ironik, her daim uzgörülü olup dokunaklı iç dökmelere rağbet etmeyen klasik melankoli kendine masal anlatmaz. Ölümcül bir dengeyle ‘donuk bir çizgide’ adım adım ilerler.
Gerekli olan ile mümkün olanın ayrıldığı, mutlak çabanın göreli bir inanca dayandığı, uzak geleceğe yönelik ihtirasın yakın geleceğin sefaletine çarparak kırıldığı, hayal ile gerçek arasında hiçbir ortak noktanın kalmadığı vakit klasik dandy**’ler tarafından paylaşılan hüznün gizemi budur.
Devrimlerin klasik melankolisi bir haz açlığını değil, Saint-Just, Blanqui veya Guevara’da karakteristik olan bir azla yetinme ruhunu tercüme eder. Ve Benjamin’in Blanqui’de gördüğü ‘bastırılmış olağanüstü melankoli’nin yüceliğine sahiptir. Soğukkanlı ve uzgörülü olan, boyun eğmeyen ve vazgeçmeyen bu melankolinin büyüsünü yitirmiş bir dünyaya dair –yine romantik- estetikleştirmelerle, ereklilikten yoksun postmodern sızlanmalarla hiç ilgisi yoktur. Sonuç olarak, ihanete uğrayan bir hadisenin sonsuza dek yasını tutan şu devrimsiz melankolilerle hiç ilgisi yoktur’’[4].
¼br />
Ve işte melankoli ve devrimcilerin tezahür ettiği dünyada, idealleri uğruna ölenlerle, yaşamlarını bu idealler uğruna devam ettirenler var olmaya devam edecek. Tabi onların karşısında zulme, kana ve paraya doymayanlar da egemenliklerini korumaya çalışmaya. Zaten bu egemenler olmasa devrimciler de olmayacaktı, melankoli de. Daha güzel yarınlara ulaşmanın yolu belki hüzünden, belki kara sevdadan geçiyor gönül verdiklerimize; ama illaki sevgiden. 15.04.2007
¼br />
¼br />
[1] Bensaid Daniel, Köstebek ve Lokomotif, Yazın Yayınları, Kasım 2006, sf. 47.
[2] aynı eser, sf. 48.
* Yazar burada Pascal’ın ‘’eğlencesiz bir kral’’ sözüne atıfta bulunur. Ç.N.
[3] aynı eser, sf, 49-50.
**Dandy: Tavır ve giyimlerinde inceliğe ve aşırılığa önem veren 19. yy. İngiliz ‘’züppeleri’’ tanımlamak için kullanılan terim. Ç.N.
[4] aynı eser, sf. 51-52
Not: Bu yazı 15.04.2007 tarihinde http://www.direnenkalemler.com/ adresinde yayınlanmıştır.