03.02.08
Posted in sayı 26 at 04:32 yapan Satolina
Serpens
Rybadian’ı Frynk’a baglayan yolun yanında sıralanmış asırlık çınarların sararmaya başlayan yaprakları, esen rüzgârla beraber adeta karanlığın senfonisini oluşturmuştu ve her gece bu yoldan geçen çoğu insan, içini bir anda kaplayan korkuya engel olamıyordu. Bitmek tükenmek bilmeyen bir rüzgâr eserdi bu ormanda ve sanki yoldan geçenlerle konuşmak istermişçesine bir inilti kopartırdı, Dylria Ormanı. Ama konuşamazdı… Belki de içinde gizlediği onlarca katil, hırsız ve eşkıya yüzünden kelimeler boğazına düğümlenirdi, bu çınarlarla kaplı acınası ormanın. Karanlık yüzlerini geceleri gösterebilecekleri başka yer yokmuş gibi neden buradalardı hepsi? Niçin bu yol üstünde, bu ormanın içinde?
Rybadian’ı Frynk’a bağlayan bu yol, Rybadian’ı çevreleyen Büyük Kuzey Dağları’ndaki bir geçitle devam ediyordu. Bu geçidin hemen bitişinde yol ikiye ayrılıyordu. Sol tarafı Frynk’a sağı ise Ywel’e gidiyordu. Bu ayrımın hemen karşısı Dylria’nın en seyrekleştiği yerdi. İnsanlar ormana genelde buradan girdikleri için ufak bir patika oluşmuştu. Ancak o patikadan geçen insanlar normal bir hayat yaşamıyordu. Bunlar, hayatlarını öldürerek ve çalarak kazanan, parayı her zaman onurlarının üzerinde tutan çapulcu ordusuydu. Olmayan onurlarını… Bu barbar katillerin paradan başka itaat ettikleri tek insan Lord BlackSoul’du.
Lord Blacksoul Rybadian Kralı Lord Rybad’ın kuzeniydi. Ancak kaderleri birbirlerinden tamamen farklı çizilmişti. Yaklaşık yirmi yıldır ne birbirlerini görmüşlerdi ne de birbirleriyle konuşmuşlardı. Nice savaşlarda omuz omuza dövüşmüşlerdi. Devasa hazineleri beraber paylaşmışlardı ve birçok ırka beraber hükmetmişlerdi. Ta ki 20 yıl önce Blacksoul’un kendi kötü kaderini yaşamak istemesiyle her şey berbat olana kadar.Sadece kötüleri değil masum insanları da katletmeye başladı ve bunu daha fazla para için yapıyordu. Peşine taktığı bir avuç katille köyleri ve küçük şehirleri talan etmeye başlamıştı. Lord Rybad bunu hazmedemiyordu.
—20 yıl önce—
Blacksoul gün geçtikçe gücüne güç kattı. Ordusuna katilleri, tecavüzcüleri ve hırsızları ekleyip iyice kuvvetlenmişti. Yeterli sayıya ulaştığının farkındaydı ve aklında tek bir hedef vardı. Bir yıl Öncesine kadar kuzeniyle beraber yönettikleri o güzel, ışıltılı, mucizevî şehir. Rybadian…
Rybadian çok büyük bir şehirdi. Kentin tam ortasından Büyük Kuzey Dağlarından gelen Ice nehri geçiyordu ve şehrin hemen güneyindeki büyük Serpent denizine dökülüyordu. Şehrin kuzeyindeki mezarlığa çıkan yolun hemen yanında büyük bir müzik okulu vardı. Hemen etrafında demirciler, mobilyacılar, dericiler, büyücü dükkânları sıralanmıştı ve bunların bitişinde büyükçe bir han vardı. Deniz kenarında ise kocaman bir limanı ve tersanesi vardı. Her altı ayın sonunda, bir gemi daha Serpent denizinin masmavi sularında yol almak için suya inerdi. Lord Rybad’ın kalesi ise batı çıkışındaki köprüden başlayıp şehrin mezarlığına kadar uzanıyordu. Etrafındaki duvarlarla, surlarının üzerindeki silahlarla ve içlerindeki onurlu askerlerle gerçekten devasaydı.
Not :
Bu güzel ortamda bu güzel köşeyi bana sağladığı için ve geçen ki elmalı kurabiyeler için biricik kuzenim Satolina’ya sonsuz sevgilerimi sunuyorum. Yazılarımı, Tuzluk’un yeniden açılışına yetiştiremediğim için duyduğum üzüntüyü belirtmek isterim ve ayrıca bana ayrılan bu köşede sizlerle Orta Dünya’da geçen bir hikâyeyi paylaşacak olmaktan da ayrıca mutluluk duyuyorum. Umarım hoşunuza gider.
Permalink
huni_delisi said,
Mart 2, 2008 at 16:57
kendi adıma konusuyorum yazın çok hosuma gitti ve bende tuzluk bünyesinde bizlerle birlikte olmana çok sevindim.Yazıyı birazcık daha uzun tutarsan okuması daha heyecanl olur diye düşünüyorum.