03.09.08
Posted in SAYI 27 at 03:51 yapan Satolina
Serpens
Rybadian’da sabah olmuştu. Ancak güneş her zamanki gibi parıldayamıyordu bu kez. Sanki olacaklardan haberdarmış gibi önündeki bulutların arkasından, yüzündeki üzgün ifadeyle Rybadian’a bir şeyler anlatmak istiyordu. Doğarken birileri onu boğmak istiyordu sanki. Zincirlere vurulmuş gibi hissediyordu kendisini. O da farkındaydı bugün her günkü gibi parıldayamadığının. Rybadian’ı istediği o her zamanki parıltısıyla aydınlatamamanın burukluğu vardı üzerinde. Çığlık atmak istedi. Yapamadı… Önünü iyiden iyiye kapatmaya başlayan, kötünün habercisi, o kapkara bulutların arkasında Rybadian’ın kaderine ağlamaya başladı.
Şehrin batı girişindeki nöbetçiler çok mutluydu o gün. Daha dün akşam baba olmuştu içlerinden bir tanesi. Bu puslu havaya rağmen hiçbir şeyden habersiz, birbirlerine esprili hikâyeler anlatıp şakalaşıyorlardı. Biraz sonra Malenia’ya uzanan yoldan kendilerine doğru bir atlının yaklaştığını gördüler. Malenia, Rybadian’ın güneybatısında küçük bir madenci şehri idi. Yaklaşan atlı, nöbetçileri ürküttü. İçlerinden biri gelenin Rybadian flaması taşıdığını gördü ve arkadaşlarına dönerek “Lordun flaması bu, nasıl olur?”dedi. Atlı, nöbetçilere iyice yaklaşmıştı ve artık hemen yanlarındaydı. Adamı gören nöbetçiler, anlık bir şoka kapıldılar. Gelen atlının yüzü kanla bulanmıştı. Sol omzunun hemen altından saplanmış bir ok, göğsünü bir matkap gibi delip orda öylece kalmıştı. Ancak üzerinde ne bir kılıç ne de başka bir silah vardı bu adamın.”Beni Lorda götürün, geliyorlar”diye sayıklıyordu zavallı adam. Hemen Lord Rybad’a haber verdiler. Olayı duyar duymaz habercinin yanına gelen Rybad adamdan gelen sesle irkildi. “Blacksoul , kaos”. Genç savaşçının son sözleri oldu bu ağzından dökülen iki kelime.
Lord Rybad, o an herşeyin farkına vardı. Artık kuzeniyle yüzleşmenin vakti gelmişti. Kim tahmin edebilirdi ki olayların buraya kadar gelebileceğini, bu kadar büyüyebileceğini. Ama olan olmuştu artık, bir karar vermek zorundaydı ve öyle yaptı da. Kalın kaşlarını çattı, kafasını çevirdi. Gördüğü ilk askere talimatlarını yağdırdı. “Rylane’lere ve tüm Rybadian’a bağlı klanlara haber verin. “Bağlılıklarını kanıtlamak için bu akşama kadar tüm kuvvetleriyle şehrin meydanında hazır bulunsunlar”. Lord Rybad’ın ağzından çıkan bu kesin ve kararlı emir, devasa salonun duvarlarında yankınlanmıştı. Emri duyan askerler aynı kararlılıkla birer birer klan liderlerine haberi ulaştırmak için dağılmışlardı. Her şey çok çabuk gelişmişti ve onlarda oldukça hızlı olmalıydılar.
Blacksoul Melania’yı yağmalamıştı. Sırada ise hayallerinin en tepesinde yer eden Rybadian vardı. Ancak gün batana kadar şehre varamayacaklarının farkındaydı genç Kral Rybad. Gelebilseler bile daha yeni bir savaştan çıkmışlardı. Kuzeninin dinlenmesi gerektiğini ve bu şekilde şehre saldıracak kadar aptal olmadığını biliyordu. Yinede hazırlıklar için çok az bir zamandı bu. Bu kadar kısıtlı sürede bu harika şehir bu savaşa hazır olabilecek miydi? Kafasında onlarca soru vardı ve tüm bunların arasında diğerlerinden sıyrılarak aklının bir köşesinde sürekli çınlayan, ancak cevabını kendisinin bile veremediği bir soru daha vardı:”Nasıl bu hale gelebildin Blacksoul ? Neden ?”
Akşam olmuştu. Rybadian’a bağlı tüm klanlar ve Rylane şovalyeleri şehirde yerlerini alarak Krala bağlılıklarını bir kez daha göstermişlerdi. Yaklaşık yedi bine yakın asker ve büyücü… Hepsi sanki bugün için sakladıkları zırhlarını giymiş ve tüm silahlarını kuşanmışlardı. Büyücüler tüm malzemeleri ve kitaplarıyla hazırdı. Hava iyice kararmıştı. Az sonra şehrin batısındaki yolda büyük karanlık bir kalabalık belirmeye başladı. Birçok meşale yanıyordu.Sanki yüzlerce gözü olan büyük ve hantal bir yaratık şehre ilerliyormuş gibiydi. Blacksoul ve ordusu Rybadian’a iyice yaklaşmıştı. Ancak o dev yaratık aniden durmuştu. Rybad’ın düşündüğü gibi bu gece saldıramazdı. Kuzeninin ordusu yorgundu, ancak bitkin düşmüş bir orduyla buraya kadar gelmek cesaret isteyen bir işti. “Elbet Blacksoul’un bir bildiği vardır.” diye düşündü Rybad ve beklemeyi tercih etti. İlk hamleyi kuzenine bırakmıştı.
Rybadian’daki tüm askerler şehrin duvarlarının hemen önünde sıralanmıştı ve korkusuzca olup biteni izliyorlardı. İçlerindeki cesaret ve bağlılık duygusu hepsinin gözlerinde parıldıyordu. Bu derin sessiz ve ürkütücü karınlığı aydınlatan ve adeta sonsuzluğa uzanan bir umut ışığı vardı her birinde….
Permalink
huni_delisi said,
Mart 10, 2008 at 19:53
arkadasım tam savaş sahnesinde kesilirmi insaf yahu kurtlar vadisi gibi öyle yerde bitiriyosun ki insan gıcık oluyo sana inceden inceye.neyse artık haftaya devam ederiz.