04.30.07
Öpücük Balığı
Yazan: goetica
bu hafta önceki haftaların aksine kendi yazdığım bir yazıyı paylaşmıyorum
sizinle..
onun yerine bu hafta her insanın hayatında mutlaka 1 kez okuması gereken bir
masalı paylaşıyorum..bu masal atilla atalay’ın aynı isimli kitabında yer
alan masalı “öpücük balığı”
eminim ki herhangi cümlesinin her hangi bir virgülünde bile olsa kendinizden
bir parça bulacaksınız..
kaç yaşında olursa olsun hala masallara inananlar için..
Öpücük Balığı
işe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “naapıcan buğdayı kızım” diye
sormadım…
söylemezdi ki.dünyanın en sevimli delisiydi.o öyle biriydi işte.küçücük giz
dolu oyunlar başlatırdı.ne buğdayı,naapıcak acaba,nereden alıcam ben
şimdi… merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde
bulurdum…
evet,oyun başlamıştı.savaş’a “buğday almam lazım, nerde satılır” diye
sordum…
-haa?
-buğday
-eee, nolucak buğday?
-hiç… tavuk buldum da bi tane…buğday veriyim diyorum..
-sittir lan..
ciddi miyim diye gözlerime baktı.ben de çok ciddi baktım.
-gültepe’de bir civcivci var ama..buğday satar mı bilmem.. daha çok suni yem
olur onlarda..
-yok, suni yem olmaz,buğday lazım.yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o
suni şeylerle. pis bi rengi oluyo.en iyisi buğday..
-ha bi de yumurtluyo.harbi tavuk yani,ciddi bi tavuk kimliğine sahip.bir ara
ben de besledim..
spenç tavuğu diyorlar.tam yumurta tavuğuydu. bazıları et tavuğu oluyor
ya,pek yumurtlamaz onlar.
bak ne diycem,esas darı sever kayvan.çift sarı çıkarır.darı al sen ona..
oyun böyle bir şeydi işte.. o başlatırdı… hayatınıza aniden
buğday,darı,tavuk,yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan
girerdi…komik,sürükleyen,ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da
heyecanlı bir oyun..
büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla
dayanamadığımdan,buğday bulmak üzere çıktım.
buğday…noolcak acaba…kuruyemişçilerde var mıdır?
-keşkeklik mi?aşureye falan mı katçaanız?
-ne?
-buğday sormadın mı?
-ha evet,olabilir..
-sonunu dün sattım..yok..
hıyar kuruyemişçi!lan madem yok,niye aşure mi keşkek mi car car
ediyorsun.sana ne.
bu millet de bi tuhaf ha.buğday var mı, var..ya da yok. bitti, bu kadar..
sana ne ne olacağından.
az kaldı özel hayatıma giriyordu herif..hem bir tarım ülkesinde buğday
bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim. sinirleniyorum ama.
hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı.adam başı buğday olması lazım.kendi
kendime gülüyorum.. biliyorum, o da gülecek.. gülücez..
öpücem sonra..
sonra,sonra..
noolcaksa o buğdaylar…
mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır.. bu
arada,kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım..
buğday arayan acıkmış bir tavuk… bık bık bık. bıdaaak.. aslında içimde
garip bir mutluluk var.
her şeyi birden unutup bir avuç buğday için istanbul’u dolaşıyor olmak içten
içe hoşuma gidiyor.
onu bu yüzden seviyorum galiba. bana da sıçrayan bir tılsımı var.. her şey
bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor..
onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum.. çocukmuşuz biz..
o, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara
içinde haşarı bi velet..
dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.
şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan… bir kilo yeter mi acaba? evde
tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde..
anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem
sanki.. neyse, aldık işte..
bir kilo buğdayımız oldu. yanında bir tane de ufak rakı.
manyağım lan ben.. bariz manyağım..
“geldi mi buğday” diye sordu. gözleri ışık ışık.. meraktan çatlıyorum ama,
belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım.
cadı! aldı torbayı masanın üstüne koydu. ne olacak şimdi bu buğday?
sormayacağım ama.. ”naaptın” dedi.. elinin körü..
saatlerdir buğday arıyoruz herhalde… “toprak mahsülleri ofisine gittim
canım. taban fiyattan destekleme alımı yaptım..” gülüyor.
her şey o gülsün diye zaten.. bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. ama
bu gerçek yani. çok gülen insan gördüm ben.
işim gereği. hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. ben sizinle
geyik çevirirken o kayboldu.
birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin. “bak şimdi “dedi; “bu senin dilek
güvercinin..
ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek
tutup gökyüzüne bırakacaksın.”
dedim ya, tılsımı var onun. aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi
saniyede masala çevirir..
bitmesin istersiniz.. “bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından
öptüm.
balkona çıktık sonra.pıt pıt kanat sesi.. pıt pıt iki çocuğun yüreği..
balkona yıldız tozları mı yağdı? çok mu güldük..
peki çok gülmek iyi midir gerçekten.. ağlar mı sonra insan.. babaannem deli
fadime’nin dediği gibi “dünyanın düz murâdı yok” mu..
“çok muhabbet tez ayrılık“mı peki.. noolur “öyle diilmiş” olsun. noolur
bitmesin.. pıt pıt.. yüreğim.. gece.. yemin ederim, yıldız tozu yağıyor..
ertesi sabah kadriye oldu.. espiri olsun diye bahar temizliğine girişti.
kadriye.. onun masal kahramanlarından biri. söylediğim gibi, yaşam bir oyun
onun için. gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki.. ilk kadriye olduğunda
yeni tanışmıştık.. yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. buğday
gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. kapıyı çaldığımda yeri
siliyordu. “ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. çok güldüm. yufkayla
çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. sonra eline bir tığ
alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “delirdi” diye baktım. saçlarına
bigudi tuttururken “naapıyosun yaa” diye sordum. “nooluyo kızım”.. garfield
gibi gözlerime baktı. “yarın eltimgil gelecek” dedi. sonra güldü. nasıl
güldüğünü biliyorsunuz. o gün bana “annesi gibi” olmuştu. ya da benim annem
gibi. oynuyordu. başka bir şey. herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun
için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. komikti ama, ürkütücüydü. yani hep
oynanamazdı ki.. eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte.yoksa değil
miydi.. o kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de
rolümü aldım
“fehmi” diye bir herif oluyordum. çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi
biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum.
gülüyorduk sonra. kadriye ve fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk.
pıt pıt, iki çocuk yüreği..
onun masal kahramanları bir tane değildi ki.. bazen müge ile furkan olurduk.
aslında onlar bizim arkadaşımızdı.
ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “kola alır gibi işte,
birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.”
müge olduğu zaman “eskeyp’e gidelim mi, trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı.
ama asla gitmezdik. onun dünyasından çıkamazdım.
ben çıkmak ister miydim peki? o zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım.
o, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı
kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz,
o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum..
ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı.. onun en yalın ve samimi hali.
“ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor,
dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu.
öpücük balığı,öpücük balığı,pıt pıt pıt…
masallar biter mi, biter işte.
arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır,
birileri öldürülecektir,
birini kör bırakacaksınızdır,birinin yüreğini söküp atacaksınızdır..
zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar..
işiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki..
bir gün bana “gitme” dedi.. ama hep öyle derdi.. “yelkovan dokuzun üstüne
gelinceye dek”.. bu şarkıdan iki şarkı sonra..
hiçbir keresinde bırakmazdı beni. iyi, tamam, oynadık, bitti. dönüşte yine
oynarız.. dinlemezdi..
”bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika,
fındıklar günmüş ama.. sayalım, o kadar sonra git..”
pazarlık ederdim. “fındık gün diilmiş, leblebi saat.. ona tamam.” “peki”
derdi.
sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu
yılmış, yıl olsun“ derdi.
“yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış..”
üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. tek şamfıstık, o yüzyıldı.. o
ölümün geldiği zamandı. onu pek tartışmazdık.
onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. sonra, sonra o öpücük
balığı ve ayrılık…
“ben gidiyim” dedim.. sesi boğuktu.. ”gitme” dedi.. ama söyledim. hep öyle
derdi.. giderdim sonra.
döndüğümde oradaydı, bilirdim. yine “gitme” derdi..
“gitme” dedi.. gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki
hepimiz ölücez. “bu kez gitme”..
gitmesem olur sanki.. “ama bunun sonu yok ki” dedim.. “yok işte salak
“dedi.. ”hep sonunu istiyorsun”.
sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman.. yerine yenisini tüketmeye başlayacağın
zaman.. bu kez gitme işte.. gitme..”
karşısında bir çocuk gibi duruyorum.. içimden bir çocuk o duvarı tırmanıp
aşmaya çalışıyor ama olmuyor…
birileri yıllarca ördü o duvarı.. annem koydu bir tuğla, sonra babam…
dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum.. gidicem ben,
işim var işim…
çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem… hasan’a
borcum var..
tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş.. ilknur iş arıyo
sonra.. resmen iş istiyo işte, aramıştır..
onun yeri ayrı ama ilknur da fena değil şimdi… işim var… işim…
“gidiyim ben” dedim.. bu kez gözleriyle “gitme” dedi.. ben de ona “gözlerim
sana mı kaldı” gibisinden baktım..
tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”..
işi var gözlerimin. kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, top
secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem..
ilknur’un kalçalarına bakıcam.. mtv’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz
yerli filmler… işi var gözlerimin…
sonra yıldırımlar çaktı.. hiç susmadım.. “hayat masal mıydı yani?.. dışarıda
millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.
noolcaktı yani.. leblebiden saat olur mu.. “vakit” denen nanenin ne demeye
geldiğini herkes biliyor artık..
iyi.. pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok…
ee, anangil “oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok
yiyecez peki? öpücük balığını mı satacağız..”
nefes nefese sustum…
“dışarıdakiler” dedi.. “dışarıdakiler, bunu beceremez işte.. öpücük balığını
kimse alıp satamaz…
sen bile…
“diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez…”
bir varmıştı, şimdi bir yokmuş…
nevizade sokağı’ndayız, yol boyu meyhane..
masanın altından ilknur’un elini tutuyorum..
dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları.
bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “dönülmeyyz akşamıyyn
ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık…”
elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı
gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum..
gümm! dev.. güm! lamba cini.. güm! haramiler…
kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki
öpücük balığının yemleri onlar..
hani onun en yalın ve sevimli hali gibi.. gümm!..
zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey..
ilknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor..
uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram..
canım yanıyor..
sonra pıt pıt pıt…
darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene..
masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar..
ben görüyorum, ilknur görmüyor, kimse görmüyor…
müzik bitti.. ilknur bir şeye gülüyor.. masanın yanı başında, tuhaf,
simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var..
o hep var nevizade sokağında..
elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını
kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor..
cebimden para bulup kadına uzatıyorum.. aklımda zamanın en acı tadı..
”peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum..
kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke;
“manyak mısın sen koçum?” diyor..
ilknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı
avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor…
az önce bir masal bitti,kimse bilmiyor..
öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor..
ilknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş,
boşta gezer..
uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “bana masal anlat” diye
ağlıyor..
diyelim ki öyküsünü yazdım,beş para etmiyor..
darkLady said,
Mayıs 1, 2007 at 14:24
“hep sonunu istiyorsun”…
sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman.. yerine yenisini tüketmeye başlayacağın
zaman.. bu kez gitme işte.. gitme!..
ağladımm bee:(:(