04.06.08
Dostlar Beni Hatırlasın…
Ankakusu
35 sene geçmiş Aşık Veysel vefat edeli. Sivas’ın Şarkışla ilçesinde Sivrialan köyünde dünyaya gelmiş. 1894′te çiftçi bir ailenin, Ahmet Efendi’nin oğlu, Veysel Şatıroğlu olarak dünyaya gelmiş. Boz toprakların ortasında bir çalı dibinde. Göbeği taş ile kesilerek… Ve ben doğmadan yıllar önce vefat etmiş, 21 Mart 1973 tarihinde. Geride onlarca bilinen eseri bırakmış. İnsanın kalbine, gönlüne hitap eden onca eser.
7 yaşına geldiğinde gözlerinden birini kaybetmiş. Çiçek hastalığından dolayı… Kısa bir süre sonra ise diğerini kaybetmiş. 7 yaşında dünyası kararmıştır. Koşup arkadaşları gibi oynayamayacak, tarlada çiğdem toplayamayacaktır. Uzun ve ızdırap dolu bir ömür onu beklemektedir. Güneşi göremeyecek, toprağı göremeyecektir. Acaba, acaba ne düşünüyordu, nasıl bir hayat bekliyordu ? Üzgündü elbet. Hayatı sıkıcı olmalıydı… Ama bir gün… Ahmet Efendi elinde saz ile gelmiş eve. “Al” demiş… “Tut şunu…”
Ne hissetmişti acaba sazı eline aldığında ? Belki daha önce sazı eline bile almamıştı. Sevinmiştir, vakit geçirmek için bir meşgalesi olacağına mutlu olmuştur mutlaka… Ama bilmiyordur elbet, eline verilen o sazın hayatını değiştireceğini. Sazın tellerini koparır… Akordu bozar, bir ses çıkaramaz… Komşusu Molla Hüseyin sazı bıkmadan tekrar düzenler. Veysel’de bıkmaz… Sazın tellerini koparır, akordu bozar ama pes etmez…
Gün gelir bir şeyler çalmaya başlar. Sazı kullanmayı öğrenmeye başlamıştır. O gün karanlık hayatına güneş doğmuştur. Sazı, güneşi olmuştur. Cepheye gidemeyişinin derdini hafifletmiştir… Önce bilinen türküleri çalar Veysel. Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan ve nicesi… Teşvikler ile kendi sözünü de söyler, Anadolu topraklarının en kalp yakan, iç burkan şivesiyle… “Veysel”in yedi yaşında gözleriyle birlikte kapanan bahtı, 1930 yılında, Ahmet Kutsi Tecer’le tanıştıktan sonra açılır. Sivas’ta Maarif Müdürü olarak görev yapan ünlü şairin düzenlediği, 5 Ocak 1931′de başlayan ve üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’na o da katılır. Gerçi henüz usta malı satmaktadır, ama şenlikte sesiyle, tavrıyla, değişik mızrap vuruşuyla dikkatleri üzerinde toplamayı başarmıştır. İlk şiirini Nahiye Müdürü Ali Rıza Bey’in isteği üzerine Cumhuriyet’in onuncu yılı için yazar. Çok beğenilen bu şiir, Ali Rıza Bey tarafından Veysel’e yardım edilmesini sağlamak amacıyla bir yazıyla birlikte Ankara’ya gönderilir. Ne yazık ki cevap gelmemiş ve Veysel’in uzun, ümitli bekleyişi büyük bir hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Yine de pes etmez; bir arkadaşıyla kalkıp yaya olarak Ankara’ya gider, tam üç ayda… Amacı destanını Atatürk’ün huzurunda okumaktır. Bütün çabasına rağmen amacına ulaşamaz, fakat şiirini Hâkimiyet-i Milliye’de yayınlatmayı ve radyoya ulaşmayı başarır. Böylece umulmadık bir şöhrete kavuşursa da şöhret henüz karnını doyurmaya yetmemektedir.
Bu arada usta malı satmaktan vazgeçip daha çok kendi deyişlerini çalıp söyleyen Veysel, geçimini sağlamak için köy köy, şehir şehir dolaşmaya başlar. Ahmet Kutsi Tecer’in tekrar imdadına yetişerek onun Arifiye Köy Enstitüsü’ne saz öğretmeni olarak tayin edilmesini sağlaması, hayatının dönüm noktalarından biridir. Böylece yorucu ve zaman zaman - para kazanmaya yönelik olduğu için - onur kırıcı gezgincilikten kurtulmuştur. Esasında Veysel toprağa bağlı bir çiftçi çocuğu, bir toprak adamıdır. O harika ‘Toprak’ şiiri Arifiye Köy Enstitüsü’nde doğar.’
Birçok kişiyle tanışır, ünlenir… Ama değişmez… İki gözünü kaybetmiştir ama gönül gözü, kalp gözü açılmıştır. O artık gözleriyle değil gönlüyle görmektedir. Bütün insanlar gözleriyle bakarken dünyaya, o gönül gözüyle bakar. Onu farklı ve üstün kılan budur. Onu Aşık Veysel yapan budur. Gözleriyle değil, gönlüyle dünyaya bakan biri… O artık çiftçi Ahmet Efendi’nin oğlu değildir… O, boz toprakların, boz topraklardaki fakir ve perişan insanların oğludur… Onların güneşidir… O da yakar boz toprakların insanlarını… Sesiyle, sözleriyle… Çünkü onların sesidir, soluğudur, işiten kulağıdır, gören gözüdür ve söyleyen ağzıdır… O artık bozkırın çileli sesidir… O artık bozkırdır…
Bir dünya yarattı… Işıl, ışıl bir dünya… İlkin sadece kendi vardı dünyasında… Sonra onlar, binler, yüz binler ve milyonlar… Mutlaka herkes biliyordur bir - iki tane Veysel türküsü… Hele “Uzun ince bir yol” ile “Kara toprak”ı bilmeyen yoktur… Ne diyordu, ne diyordu sahi “Kara toprak”ında ?
Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yârim kara topraktır
Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sadık yârim kara topraktır
Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sadık yârim kara topraktır
Âdem’den bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyva yedirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sadık yârim kara topraktır
Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sadık yârim kara topraktır
İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sadık yârim kara topraktır
Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sadık yârim kara topraktır
Dileğin varsa iste Allah’tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak’tan
Benim sadık yârim kara topraktır
Hakikat ararsan açık bir nokta
Allah kula yakın kul da Allah’a
Hakkın gizli hazinesi toprakta
Benim sadık yârim kara topraktır
Bütün kusurumuzu toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarımı düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sadık yârim kara topraktır
Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel’i bağrına basar
Benim sadık yârim kara topraktır…
Ve o şimdi sadık yar’ının koynunda… Tek dileği vardı…
“Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın
Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın
Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın
Ne gelsemdi ne giderdim
Günden güne arttı derdim
Garip kalır yerim yurdum
Dostlar beni hatırlasın
Acar solar turlu çiçek
Kimler gülmüş kim gülecek
Murad yalan olum gerçek
Dostlar beni hatırlasın
Gün ikindi aksam olur
Gör ki başa neler gelir
Veysel gider adı kalır
Dostlar beni hatırlasın”
Sen daima hatırlanacaksın… Çünkü sen bizim sesimizsin… Sen bizim gönlümüzsün… Sen bozkırsın… Bozkır var oldukça hatırlanacaksın… Benimde tek dileğim budur… “Ben giderim adım kalır, dostlar beni hatırlasın”… Acep beni anacak olan olacak mı ? Ne dersin ? Söz bilmem, saz bilmem… Gözüm görmez, kulağım duymaz… Acep beni anacak olan olacak mı ? Bende unutulurum deme ustam, bil ki yaşadıkça ben unutmam…
Nasıl unuturum seni ? Sen değil misin gönlümü, içimdekileri, Aşık İzzet’i sözüyle, bana anlatan ?
‘Mecnunum Leylamı gördüm
Bir kerece baktı geçti
Ne sordum ne söyledi
Kaşlarını yıktı geçti
Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü yüzü
Sandım ki Zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti
Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçit
Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yareler bizi
Gamzen okun bazı bazı
Yar sineme çaktı geçti’…
Ve sen değil misin aşk’a, sevda’ya son noktayı koyan ?…
Güzelliğin on par’etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa
Tabirin sığmaz kaleme
Derdin dermandır yareme
İsmin yayılmaz âleme
Âşıklarda meşk olmasa
Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk’olmasa
Güzel yüzün görülmezdi
Bu aşk bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi
Âşık ve maşuk olmasa
Senden aldım bu feryadı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı
O sana âşık olmasa.
Unutmam… Unutamam seni… Beni bozkırın ortasındayken güneş, Leyla’m ve bir de sen yaktın… Yolundan giden bir kişi var… O’da göçerse boz topraklarda sessiz, sözsüz kalacak… Nasıl unuturuz ki seni ? Gönlümüzdesin, içimizdesin… Türkülerin dillerde… Bin bir çeşit yorumuyla… Ama seni, senin sesinle anmak daha doğru elbet… Çünkü dediğin gibi…
Bir gün aydın dostları ona Ruhi Su’dan bir halk türküsü dinletir ve fikrini sorarlar; Veysel’in biraz düşündükten sonra söyledikleri çarpıcıdır:
— Dağlarda gösterişsiz, fakat çok hoş rayihalı çiçekler olur. Şehirliler bunları görür, bahçelerinde yetiştirmeye heveslenirler. Yetiştirirler de. Hatta onlarınki daha güzel, daha gösterişli olur. Gelin görün ki, rayiha artık o rayiha değildir.